Zekât kimlere verilir; Zekât verilecek yerler nerelerdir?

Paylaş

Değerli kardeşimiz,

Tevbe Suresinin, 60. ayet-i kerimesinde zekâtın kimlere verileceği mealen şöyle bildirilir:

“Zekâtlar Allah’tan bir farz olmak üzere fakirlere, miskinlere, zekât işinde çalışanlara, kalbleri İslâm’a ısındırılacaklara verilir. Kölelerin, borçluların, Allah yolunda olanların ve yolda kalmışların uğrunda harcanır…”

Aldıkları zekat ve fitreleri bir fonda toplayıp bunu yalnızca Tevbe Suresi’nin 60. ayetinde belirtilen yerlere sarf ettikleri bilinen ve kendilerine her bakımdan güvenilen kimseler eliyle yönetilen dernek, kurum ve yardımlaşma fonlarına zekat ve fitre verilmesinde dinen bir sakınca yoktur.

Bu kuruluşlar zekâtı gerekli olan yerlere ulaştırıyorsa zekât verilebilir. Zekât gelirlerini ilgili yerlerden alıp ilgili yerlere ulaştırmak için çalışanların ücretleri bu gelirlerden ödenebilir.

Zekât verilecek kişilerden birisi de “Allah yolunda olanlar” mânâsında “Fî sebîlillah”dır. Mevcut fıkıh kitaplarımızda bu ifade açıklanırken, silâhla cihada iştirak etmiş olan gaziler ve yolda kalmış hacılar olarak sınırlandırılır. Oysa meşhur tefsirlerde ve mutemet fıkıh kitaplarımızda bu mesele daha geniş ve etraflı bir şekilde ele alınır.

Bunlardan birkaç misal vermek gerekirse şunlar söylenebilir: İmam Kâsânî, Bedâiü’s-Sanâî isimli eserinde şöyle der:

Allah yolunda olanlardan maksat, Allah’a yaklaştıran her şeydir. Eğer ihtiyaç hâsıl olursa, bu mânâya Allah’a itaat yolunda çalışan herkes ve bütün hayır yolları girer.”(Bedâyiü’s-Sanâî, II/451)

Fahrüddin er-Râzî, et-Tefsîrü’l-Kebir’inde, şu ifadelerle meseleyi umumileştirir:

“Fî sebîlillah tabiri, sadece gazilere mahsus değildir. Zekât bütün hayır yollarına verilir. Ölülerin techiz ve kefenlenmesine, kalelerin yapılması ve cami inşası bunlara girer…”[Farru’r-Râzî. et-Tefsîrü’l-Kebîr. (Beyrut: İhyâü’t-Türâsi’l-Arabî) XVI/113]

Elmalılı Hamdi Yazır da aynı görüşü aktararak bunu her türlü hayır yerine kullanmanın doğru olmayacağını söyler. Esasen Allah yolunda olanlardan maksadın mücahitler, hacılar ve ilim yolunda olanlardır diyerek şöyle devam eder:

“Ancak mücahidlerin cihatta muhtaç oldukları her türlü levazım ve mühimmat, yani ‘Onlara karşı kuvvet hazırlayın.’ (Enfal, 8/60) âyetinin kapsamı içinde olup da yalnızca kendi imkânları ile tedarik edilmesi mümkün ‘cihad ihtiyaçları’nın hepsi bu fî sebîlillâh harcama yerine girer. (…)”

“Sadaka sahibi, sadakasını fî sebîlillah olmak üzere muhtaç olan mücahidlere temlik veya komutana teslim etmekle vacibi eda etmiş olur. Kumandan da onu velayet yoluyla alıp, mücahidlerin cihattaki ihtiyacına yerli yerinde ve en uygun şekilde harcamakla velayet görevini ifa etmiş ve emaneti yerine ulaştırmış olur. Ve ihtiyacın özelliğine göre, mücahidlerin doğrudan doğruya şahısları söz konusu olmayıp teker teker temlik gerekli olmayabilir. Mesela, yiyecek ve giyecek şahsa tahsis edilebilir de ağır silahlar birliğin emrine tahsis edilir. Daha doğrusu kumandanın emrine verilir.”(Hak Dini Kur’ân Dili, IV/2578-2581)

Bu açıklama zekâtın cami, köprü gibi binaların yapımına verilemeyeceğini ifade etmekle beraber, zekât almaya hak kazananların ihtiyaçlarına harcanmak üzere verilebileceğini ifade etmektedir.

Elmalılı Hamdi Yazır’ın verdiği örneğe göre, zekat, doğrudan hayır kurumlarına verilir, o kurumun yöneticileri de kurumun uygun olan ihtiyaçlarına harcayabilir.

Zekât musluğunun daha çok nerelere akıtılması gerektiği hususunu Bediüzzaman Hazretleri veciz bir şekilde anlatır. Üstad Bediüzzaman, kendisine tevcih edilen bir sual vesilesiyle zayıflamaya yüz tutan, İslâmî hissiyatın canlanması ve Müslümanların güç kazanması için zekâtı mühim bir çeşme olarak gösterir. Üstad’ın bu husustaki görüşlerini sadeleştirerek şöyle özetlemek mümkündür:

“Büyük bir çeşme var. Şimdiye kadar yanlış yerde kullanılarak verimsiz topraklara akıtılıp bazı dilenci ve acezenin gelişip yeşermesine sebep oldu. Bu çeşmeye güzel bir kanal yapınız. İslâmî hizmetlerinizle şu havuza dökünüz. Sonra da kemâlat bostanınıza su veriniz. Bu hiç tükenmez ve bitmez bir kaynaktır.”

“Devam eden ifadelerde de İslâmın yayılması ve milletin ilerlemesi ve diğer gelişmiş milletlerin seviyesine ulaşılabilmesi için zekâtın millet menfaatine harcanmasını istemektedir: “Eğer ezkiya (zeki insanlar) zekâvetlerinin (zekâlarının) zekâtını ve ağniya (zenginler) velev zekâtın zekâtını milletin menfaatine sarf etseler, milletimiz de başka milletlere yolda karışabilir.” (Said Nursî, Münazarat, Sözler Yayınevi, 1977, s.52)

Osmanlı Devletinin son devrinde işlemez ve kendisinden arzu edilen hizmeti veremeyecek şekilde bozulmaya yüz tutan medreselerin maddi ihtiyaçlarının temininde zekâtı en büyük bir kaynak olarak gören Bediüzzaman Said Nursî, bu müesseselerin gelişmesi için zenginlerin zekâtlarının zekâtını buralara aktarmalarının kâfi geleceğini belirtmektedir. (bk. age. s, 74)

Evet, zekât gibi İslâmın en güçlü mâlî yardım müessesesini dinî hizmetlerin mesafe almasına harcamak bu zamanda âdeta vaz geçilmez bir vecibe haline gelmiştir. Zekâtı bazı fakir ve yoksullara münhasır kılarak o geniş daireyi daraltmak, güç şartlarla dinî hizmette bulunan kişi ve kuruluşların hareket imkânını kısıtlamaz mı? İslâmın kurduğu ve ihyasına çalıştığı bir müesseseyi yine onun gelişmesi için harcamak kadar tabiî ne olabilir? Bunun için, Müslüman gençliğin eğitim hizmetlerine yardımcı olan, çeşitli faaliyetleriyle İslâmın sesini geniş kitlelere duyurmaya, İslâmî meselelerin müdafaa ve korunmasına gayret gösteren kuruluş ve vakıfları zekâtla güçlendirmeye çalışmak en güzelidir ve en isabetlisidir.

Kaynak: Sorularla İslamiyet

Etiketlervermekzekat
Paylaş

Bir yorum yaz