Bunun anlamı şudur: Dünyada herkes bir makam bir mevki peşinde olabilir ama sen Allah’a karşı kendini hiç bil, yok bil. Hiçbir meziyetinin olmadığını idrak etmeye çalış.

Gerçekten insanda maddi-manevi olarak var olan ne kadar güzellik, ne kadar maharet ve meziyet varsa hepsi Allah tarafından yapılan birer ikram ve ihsandır. Zira her yönüyle vücudî olan, icada muhtaç olan güzellikler, Allah’ın tevfiki olmadan onlara muvaffak olmak mümkün değildir. Noksanlıklar, kötülükler ise, ademi olduğundan insanın kesbiyle kazanılabilir. Nitekim Kur’an’da bu hakikate şöyle işaret edilmiştir:
“Ey insan! Sana gelen her iyilik Allah’tandır. Başına gelen her fenalık ise nefsindendir. Ey Resulüm! Seni bütün insanlara elçi gönderdik. Allah’ın buna şahit olması yeter de artar.” (Nisa, 4/79).

Mevlana bu sözleriyle, fani şeyleri bırakıp baki olan Allah’ın rızasını aramayı tavsiye etmektedir. Âdeta o da bu sözleriyle Bedizzaman’ın söylediklerini söylemektedir:
“Ey insanlar! Fâni, kısa, faidesiz ömrünüzü; bâki, uzun, faideli, meyvedar yapmak ister misiniz? Madem istemek insaniyetin iktizasıdır, Bâki-i Hakikî’nin yoluna sarfediniz. Çünki Bâki’ye müteveccih olan şey, bekanın cilvesine mazhar olur.” (Lem’alar, s. 17).

Çünkü Dünyanın fani zevkleri fena olup, hiç olup gider. Yok olmaya, hiç olmaya mahkumdur. Allah yolunda harcanan faniler ise beka cilvesine mazhar olup bakileşir.

Yaptığımız Her Hareket Nasıl Bekaya Kalbolur?

“Evet, Bâki-i Hakikî’nin muhabbet, marifet, rızası yolunda bir sâniye, bir senedir. Eğer onun yolunda olmazsa, bir sene bir sâniyedir. Belki onun yolunda bir sâniye, lâyemuttur, çok senelerdir. Ve dünya cihetinde ehl-i gafletin yüz senesi, bir sâniye hükmüne geçer.” (Lem’alar, s. 16).

Diğer bir ifadeyle Mevlana diyor ki: “Faniye müteveccih olan eneye binmeyin; çünkü bu serkeş at sizi tepetaklak bir çukura atar… Bilakis bakiye müteveccih olan tevazu ve mahviyet devesine binin; çünkü bu deve sizi menzil-i maksuda ulaştırır.”

Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri bu hususu şu ifadeleriyle de işaret etmiştir:

“Şu makamda (nefsin) tezkiyesi ve tathiri şudur ki: Vücudunda adem, ademinde vücudu vardır. Yani kendini bilse, vücud verse; kâinat kadar bir zulümat-ı adem içindedir. Yani vücud-u şahsîsine güvenip Mûcid-i Hakikî’den gaflet etse; yıldız böceği gibi bir şahsî ziya-yı vücudu, nihayetsiz zulümat-ı adem ve firaklar içinde bulunur, boğulur. Fakat enaniyeti bırakıp, bizzât nefsi hiç olduğunu ve Mûcid-i Hakikî’nin bir âyine-i tecellisi bulunduğunu gördüğü vakit, bütün mevcudatı ve nihayetsiz bir vücudu kazanır. Zira bütün mevcudat, esmasının cilvelerine mazhar olan Zât-ı Vâcib-ül Vücud’u bulan, her şeyi bulur.” (Sözler, s. 478-479).

Dünya, Müslüman İçin Nedir?

Dünyanın bir çekim kuvveti vardır. Bu çekimden kurtulamayanlar hakikatin semasına yükselemezler. Yere çakılır kalırlar. Süfliyatta boğulurlar. Masivaya dalarlar. Halbuki dünya ahiretin tarlasıdır (Aclûnî, Keşfu’l- Hafa, I, 412). Seyyar bir ticaretgahtır. Bir misafirhanedir (Nursî, Sözler, s. 188).

Bir kısım sofîlerin, dünyayı terk noktasında “bir lokma bir hırka” telakkileri, kendi hususî anlayışlarıdır. Yoksa bu, tasavvufta bir esas değildir (Ahmed b. Hanbel, Müsned, V1, 226). Asıl hüner, dünyayı ahiretin tarlası olarak görüp ekip biçmek, mevcudatı İlâhi isimlerin ayineleri görüp, müştakane temaşa edip bakmaktır.

İçinde yaşadığımız dünya, bir cihetten “ahirete tarlasıdır” (Aclunî, 1, 412) ve bir başka cihetten ise “bir oyun ve eğlence” (Ankebut, 29/64; Hadîd, 57/20). Mevlâna, dünyanın bu yönünü şöyle ifade eder:
“Çocuklar oyun esnasında dükkan yaparlar ve güya alışveriş ederler. Fakat o dükkanın ve o alışverişin vakit geçirmekten başka faydası olmaz. Gece olunca dükkan açan çocuk aç olduğu halde eve döner. Bu cihan da çocukların oyun yeri gibidir. Gece olması ölümdür.” (Mevlânâ, VIII, 796-797).

Bir başka açıdan ise dünya, bir uyku ve rüyadır. “İnsanlar uykudadır. Öldüklerinde uyanırlar.” vecizesi bunu anlatır (Aclunî, II, 312. Bu sözün Hz. Ali’ye ait olduğu söylenir).

İnsanın tabiatında dünyaya bağlılık vardır. Mevlâna bunu, ham meyvelerin ağacın dallarına sıkı sıkıya tutunmasına benzetir. Meyveler olgunlaştığında ise bu bağ gevşer ve o meyveye ağaçtan kopmak ağır gelmez. Nitekim kâmil insanlar dünyadan ayrılıktan korkmamışlar hatta sevmişlerdir. Çileli bir hayattan sonra Mısır Azîz’i olan Hz. Yusuf (as) şu duayla dünya dalından kopma dilekçesi verir: 
“Ya Rabbi, bana bir saltanat verdin ve bana ‘te’vîl-i ehadis’ten (rüya tabirinden) öğrettin. Ey gökleri ve yeri yaratan, sen dünya ve ahirette benim yardımcımsın. Beni Müslüman olarak vefat ettir ve salih kullarına beni kat.” (Yusuf, 12/101).

Hükümdarın biri, maneviyat büyüklerinden birine, “Dile benden ne dilersen.” der. O maneviyat eri, “Senden ne dileyebilirim ki? Zira, benim hakîr iki kölem sana hâkim ve efendi olmuşlardır!” der. Hükümdar şaşkın bir şekilde, “Kim bunlar?” deyince, maneviyat büyüğü şu cevabı verir: “Biri gazap, biri şehvet…” 

Şu dünya hayatı, ebedi saadeti kazanmak için verilmiş bir sermayedir. Günün yirmi dört saati, yirmi dört altından daha kıymetlidir. Fakat şu bir gerçektir ki, pek çok insan ömrünün kıymetini bilmemekte, onu boş işlerde zayi edip hiç etmektedir. Bu noktada, Hafız-ı Şirazî’nin şu nasihatı hatırdan çıkarılmamalıdır:
“Bir dere kenarına otur da ömrün geçişini seyret.”

Kaynak: Sorularla İslamiyet

Ayrıca aklına takılan sorular veya merak ettiklerin için Sözler Köşkü YouTube kanalımıza göz atabilirsin.

Bazı Merak Edilen Sorular:

ORUCA NİYET ETME ŞEKLİ, NİYETİN HÜKMÜ VE NİYETİN VAKTİ NE ZAMANDIR? İMSAKTAN SONRA ORUCA NİYET EDİLİR Mİ? FARZ VEYA NAFİLE ORUCA GÖRE NİYETİN VAKTİ DEĞİŞİR Mİ?

İNSANLAR NE ZAMAN YARATILDI? BUNUN ÖNCESİNDE ALLAH NE YAPIYORDU?

KUR’AN-I KERİM’İN HAREKELEME OKUYUŞU NE ZAMAN BAŞLADI? ÖNCEDEN HAREKE VE NOKTALAMA İŞARETLERİ YOKMUŞ, NEDEN GEREK GÖRÜLDÜ?

HAMİLE VE AYNI ZAMANDA ADET GÖREN KADIN, BU HALDE NAMAZ KILABİLİR Mİ?

ORUÇ VAKTİ NE ZAMAN BAŞLAR; İMSAKLA MI EZANLA MI? EZAN BİTİNCEYE KADAR YEMEK YENİLEBİLİR Mİ?